Bir süre yazmayacaktım…Yazamayacaktım… Ama bu konuda yazmasam olmayacaktı…“Eeee Keziban?” demiştim Temmuz ayında bir yazımda; belki hatırlarsınız. http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=52656
Keziban, ilkokuldan beri tanıdığım bir hastamdı benim…”Dı” dedim…Çünkü dün duydum ki….Keziban artık yok olmuş…Ölmüş… Hala inanmakta güçlük çekiyorum ama… Keziban ölmüş…
Rüzgarın öfkesi dinmeye başlamıştı nihayet. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Az önce izlediği martıyı aradı gözleri umutsuzca. Yoktu… Gitmişti… Tıpkı, az önce yanında seslerini duyup rahatsız olduğu aile ve koyun diğer ucundaki gençler gibi… Tıpkı, “O” nun gibi… Gitmişti! Bir rüzgar çıkmış ve her şeyi alt üst etmişti. “Aynı benim hayatım gibi” diye mırıldandı belli belirsiz titrek sesiyle. Yanaklarındaki kurumaya yüz tutmuş gözyaşlarını, elinin tersiyle sildi. Yavaşça ayağa kalktı. Elbisesinin kıvrımları arasına saklanmış kum tanecikleri , bir yağmur gibi kumsala döküldü. Sanki derin bir uykudaymışçasına , denizle kumsalın tam da öpüştüğü sınırda yürümeye başladı. Ara sıra büyükçe bir dalga , ayak bileklerine çarpıyor, oradan da elbisesinin etek uçlarını ıslatıyordu.
Eylül güneşi, sonbaharın o dingin havasına kendini kaptırmış, mavinin türlü tonlarıyla bezenmiş denizin üzerinde pırıl pırıl parlıyordu. Hemen solunda, denize giren iki çocuklu bir aile ve kendisi dışında bembeyaz kumsal oldukça sakindi. Bir de ta uzakta, koyun diğer ucunda -seçebildiği kadarıyla- kızlı erkekli bir grup genç denize giriyorlardı. Turizmden nasibini almayan ender yerlerden birisi olarak, hala bakir kalabilmiş bu deniz kenarındaki kasabaya henüz dün gelmiş olmasına karşın, sanki günlerdir oradaymış gibi hissediyordu kendisini. “Ne fark eder ki?” diye düşünerek acı acı gülümsedi kendi kendine.
Orta yaşların sonlarına yaklaşmakta olan kadın, elindeki tığ işinden başını kaldırıp, yakın gözlüklerinin üzerinden nemli gözlerle balkona doğru baktı. Çok da büyük olmayan ama büyük bir çam ağacına yüzünü dönmüş balkondaki divanda, bacaklarını altına toplamış ve bütün dikkatini elindeki kitaba vermiş olan kızını izlemeye başladı kaçamak bakışlarla. Daha okumayı bile bilmediği günlerden beri kitaplara hayrandı kızı. Yatmadan önce kızının defalarca aynı kitabı kendisinden okumasını istediğini ve bunun onu nasıl da bunalttığını anımsayarak gülümsedi kendi kendine. Gözlerinden süzülen iki damla yaş, gözlük camlarını ıslatarak kucağına düştü. Fark edilmesinden korkarak, telaşla, elinin tersiyle kurulayıverdi gözlerini. Yanındaki koltukta oturmuş, dalgın dalgın gazete okuyan kocasının sesiyle irkildi bir anda…
Onlar… Birer birer gittiler yaşamlarımızdan… Ani çıkan bir rüzgarın savurduğu yapraklar misali, teker teker koptular tutundukları dallardan. Yaprak dökümü hep vardı aslında. Yok saydık; gözlerimizi kapattık. Başımıza gelmez mi sandık? Zamanını hiç bilemedik; bilemezdik. Veda bile edemedik…
Artık evimdeyim… Antalya’ya döndüğümde, bir dönüş yazısı yazmayı, daha 1 ay öncesinde tasarlamıştım aslında. İlk cümleme de “Nihayet!” diyerek başlayacağımı sanıyordum ama fena halde yanılmışım. Elbette bilinmeyenin endişesini taşıyordum o zamanlar. Nasıl bir yerde kalacağımı, neler yaşayacağımı, kimlerle tanışacağımı bilmiyordum. Sizler, “Ormana Günlüğü” olarak başlattığım bir dizi blogla yaşadıklarıma, çektiğim fotoğraflarla da gördüklerime ortak oldunuz. Bu dizi blogların birincisini, “Geçen sene , Antalya’nın diğer tarafındaki başka bir dağ köyüne gittiğimde güzel bir tesadüfle, Başak ve Cuma ile karşılaşmış ve bu sayede Milliyet Blog ile tanışmıştım. Bu geçici görevimden sonra, bakalım neler koyacağım bohçama? Bunu gerçekten çok merak ediyorum…” cümleleriyle bitirmiştim. Şimdi bohçamdakileri dökme zamanı…
Kapının önünde bir anda beliriverdi. Dış kapıdan ne zaman girdiğini anlamamıştım bile. Üzerinde soluk yeşil bir parka, kafasında yeşilli kahverengili, el örgüsü bir bere vardı. Yaklaşık 50 yaşlarındaydı. Koyu buğday tenli ve siyah fırça bıyıklıydı. Kafasını, odadan içeri doğru uzatmasıyla, yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı bir anda. Davudi bir sesle, bir türkü söylemeye başladı. Bir anda şaşkına dönmüştüm. Türkü söylerken, yüzündeki gülümseme bir an için bile olsa kaybolmamıştı. Bir kaç dörtlük söyledikten sonra, odaya doğru bir adım atarak içeri girdi. Gözlerini gözlerime dikerek konuşmaya başladı: