Hava çok soğuktu... Her yer gri buzdan yapılmış zırhların içine gömülmüştü adeta. Keyifli bir akşam geçiriyordum. Saat 23:3o sularında telefon açan sağlık memuru Mehmet'in sesi endişeliydi. Fenalaşan bir hasta için acilen aşağı inmemi istedi. Üzerimdeki pijamanın üzerine geçirdiğim mantomla gecenin ayazına fırladım. Kaldığım evin kapısının önünde tanımadığım bir otomobil beni bekliyordu. İçeride Mehmet'ten başka, genç bir kadın ve orta yaşlarda bir adam vardı. Hemen hastanın geçmişi, şu andaki şikayetleri ve kullandığı ilaçlarla ilgili bilgi almaya başladım. Daha önce iki kere kalp krizi geçirmiş aynı zamanda şeker hastası kırk yedi yaşında bir kadındı.Sağlık Ocağı'na gitmediğimizi farkedince şaşırdım. Hastanın beni orada beklediğini zannediyordum. Onu evden çıkartamadıklarını ve acilen bizi almak için geldiklerini öğrendiğimde benim de endişelerim artmıştı. Çünkü büyük olasılıkla yine bir kalp krizi geçiriyordu ve ev ortamında yanımda hiç bir ilaç ya da alet yardımı olmaksızın bir şeyler başarabilmem çok zordu. Ben bunları düşünürken iki katlı bir evin önünde durduk. Üst kattan çığlıklar yükseliyordu. Merdivenleri bir solukta çıktım.
Üzerime ilk kez kar taneleri düştüğünde otuz yaşındaydım. Yeni bin yılı karşılayacağımız günde, Ankara'da Kızılay Meydanı'ndaydım. Balıkesir'de yaşadığımız günlerde de mutlaka böyle bir deneyim yaşamışımdır ama anımsayamıyorum; çok küçüktüm. Ankara'nın gri ve puslu havasına inat bembeyaz düşen kar tanelerini hissetmek için yüzümü gökyüzüne çevirmiştim. Mantomun üzerine düşen kristalleri hayranlıkla incelerken, şemsiyelerini açmış telaşla bir yerlere yetişmeye çalışan ciddi suratlı insanların bakışlarına aldırmıyordum bile...
Yıl 2009... Ne zamandır Türkiye’ye gitmedim. Üstlerimi ikna edip, şüpheleri üzerime çekmeden kendime bir görev çıkartmam hiç de zor olmadı aslında. Sadece kendime bir koordinat belirlemem gerekiyor. Şu Google Earth de basit masit ama nostaljik olduğu için sevimli geliyor bana. Evetttt! Zzzıttırı pıttırı bızıbızı zııırrrt. Şu Türkler çok komik! Bizim bu seçim yapma oyunumuzu “Ooo pitiii piiitiii karamela sepetiiii” gibi bir çeviriyle söylüyorlar. Aman nasıl biliyorlarsa öyle yapsınlar; bana ne? Neyse üsse haber vereyim:
Baharın gelmesiyle birlikte doğadaki uyanışa tanık oluyorum büyük bir keyifle. Sert geçen kışa inat, yeşile çaldı dört bir yan… Geçici görevimin ilk günlerinde dağları beyaz bir örtü gibi kaplayan karlar yavaş yavaş erimeye, dereler kar sularını göllere taşımaya başladı. Nisan sonu, Mayıs başı , Gömbe ve civar köylerinde heyecan içinde beklenir. Çünkü her sene bu tarihler arasında Gömbe’yi koynuna almış gibi duran azametli Akdağ’dan buradakilerin diliyle Uçarsu’nun “patlama” zamanı gelmiştir.
Derin kırışıklıklarla dolu yüzü yorgun görünüyordu; hem de çok yorgun. Başındaki kasketin gölgelediği zayıf yüzüne ve çökmüş gözlerine baktım. Elindeki sağlık karnesini ürkekçe bana uzattı: “Hanımın ayakları rahatsız; o yüzden getiremedim. Sürekli kullandığı bir tansiyon ilacı var. Onu yazdırmak istiyordum.” Karşıdaki koltuğa oturabileceğini söyledim.
Hızla yağan yağmurun ve karlı dağların o kesici buz soğuğunu köyün üzerine üfleyen rüzgarın hükmü sürüyor şu anda… Parke taşlarla döşeli sokaklarda hareket eden tek bir canlı bile görünmüyor. Herkes evinde ya da işinde… Sokakta olanlar da, ya bir saçak altına sığınmış ya da bir tanıdığın dükkanında , tahta bir tabureye ilişmiş, ikram edilen sıcacık çayı yudumluyor usul usul.
Ayakta uyuyormuşum da haberim yokmuş. Bir son dakika haberini sizlere iletmek üzere yazılarıma ara vermek zorunda kaldım; özür dilerim. Haftalardır seçimlerle yatıp, parti liderleriyle kalkıyoruz. Bu hafta sonu dananın kuyruğu kopacak. Bütün adaylar harıl harıl seçim kampanyalarını yürütüyorlar.
Bu sabah uyandığımda, hala dün gecenin rehavetini üzerimde taşıyordum. Her sene bir aylığına gittiğim geçici görevlerden birisine daha başlamıştım ne de olsa. Kaş ilçesine bağlı bir köye gelmiştim görevli olarak. Kaş ismine aldanmayın; çünkü gittiğim köyün -yani Gömbe’nin- Kaş ile uzaktan yakından bir ilgisi yok. Bugün gelen bir hastamın söylediğine göre Türkiye’nin üçüncü önemli yaylasıymış burası.
Şaka değil… Gerçekten de gözümü kan bürüdü. Hani şimdi bir korku filminden teklif gelse, hiç düşünmeden kabul edebilirim. Hoş, onlar da zaten makyaj masrafından kurtarmak için beni seçerlerdi eminim… Alerjik Rinit, halk arasında bilinen adıyla Saman Nezlesi , benim bu hale düşmeme sebep oldu. Sadece kırmızı gözlerim yok elbette, tıkanık ve ucu kırmızı bir burun, kaşınan bir geniz ve kulaklar da olaya büyük bir hevesle eşlik ediyorlar.
Sıradan bir güne uyandığınızı düşünün... Her sabah olduğu gibi mesanenizin baskısıyla fena halde sıkışmış, 5 dakika daha fazladan uyuyabilmenin çabasıyla saatin alarmını erteleyerek, yatakta debelenip duruyoruz. Hatta belki de uyandığımız günün, neden hafta sonu olmadığına hayıflanarak, bildiğimiz küfürleri sıralıyoruz bir bir… Sımsıkı kapalı pencerelerimizden arsızca içeri sızan kentin gürültüsünü işiterek yüzümüzü buruşturuyoruz. Bütün gece süren pike- yastık savaşının izlerini taşıyan dağınık yatağımızdan, hiç de dinlenmediğimizi fark ederek kalkıyoruz.
Artık evimdeyim… Antalya’ya döndüğümde, bir dönüş yazısı yazmayı, daha 1 ay öncesinde tasarlamıştım aslında. İlk cümleme de “Nihayet!” diyerek başlayacağımı sanıyordum ama fena halde yanılmışım. Elbette bilinmeyenin endişesini taşıyordum o zamanlar. Nasıl bir yerde kalacağımı, neler yaşayacağımı, kimlerle tanışacağımı bilmiyordum. Sizler, “Ormana Günlüğü” olarak başlattığım bir dizi blogla yaşadıklarıma, çektiğim fotoğraflarla da gördüklerime ortak oldunuz. Bu dizi blogların birincisini, “Geçen sene , Antalya’nın diğer tarafındaki başka bir dağ köyüne gittiğimde güzel bir tesadüfle, Başak ve Cuma ile karşılaşmış ve bu sayede Milliyet Blog ile tanışmıştım. Bu geçici görevimden sonra, bakalım neler koyacağım bohçama? Bunu gerçekten çok merak ediyorum…” cümleleriyle bitirmiştim. Şimdi bohçamdakileri dökme zamanı…
Kapının önünde bir anda beliriverdi. Dış kapıdan ne zaman girdiğini anlamamıştım bile. Üzerinde soluk yeşil bir parka, kafasında yeşilli kahverengili, el örgüsü bir bere vardı. Yaklaşık 50 yaşlarındaydı. Koyu buğday tenli ve siyah fırça bıyıklıydı. Kafasını, odadan içeri doğru uzatmasıyla, yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı bir anda. Davudi bir sesle, bir türkü söylemeye başladı. Bir anda şaşkına dönmüştüm. Türkü söylerken, yüzündeki gülümseme bir an için bile olsa kaybolmamıştı. Bir kaç dörtlük söyledikten sonra, odaya doğru bir adım atarak içeri girdi. Gözlerini gözlerime dikerek konuşmaya başladı:
1- Deniz Bakışlı Kadın :
(GALAKSİ REHBERİ)
Aniden uyandı. Onu neyin uyandırdığını bilemiyordu; hatta uyanıp uyanmadığını da… Kontrol etmek için göz kapaklarını açıp kapattı. Hiç bir değişiklik yoktu. Kocaman karanlık, dipsiz bir kuyuya düşmüş gibiydi adeta… Gece yatarken fişe taktığı elektrikli sobanın kızıl yansımaları da görünmüyordu. Yatakta doğruldu. Yüzü, özellikle de burnu buz gibiydi. Bir süre ne yapacağını bilemez bir durumda öylece bekledi. Birdenbire, sımsıkı kapalı perdelerin arkasından, odaya soğuk beyaz bir ışık yayıldı ve ortalık bir anda gündüze boyandı. Karanlığa alışan gözlerini kıstı ve kulaklarını avuçlarıyla kapatarak endişe içinde, bu şimşekten sonra gelecek olan gök gürültüsünü beklemeye başladı. Çocukluğundan beri gök gürültüsü ve şimşekten çok korkardı. Sesin kesildiğinden emin olduğunda, yataktan kalkmaya karar verdi.
10 gün önce “Burnumuzun ucunu göremiyorken” diye başlamıştım sözüme… Bu sabah ise gerçek bir sisin içinden geçerek 1 aylığına görev yapacağım Antalya’nın İbradı ilçesinin Ormana Beldesi’ne ulaştım. Bütün hafta sonum hazırlık yapmakla geçti. Önce, yanımda götüreceklerimin bir listesini yaptım elbette. Her işimi planlamayı çok sevdiğimden bu işi de büyük bir ciddiyetle yerine getirdim haliyle. Toros Dağları’nın tepesinde , denizden ortalama 900 m yükseklikte olacağımı bildiğim için yorgan, kalın kazaklar, manto , hatta durumu abartıp atkı, bere bile koydum valizime. Okuyacağım kitaplar ve çoğunluğu konservelerden oluşan yiyeceklerimi de yüklediğimde küçük çaplı bir kamyonete dönüşen arabamla bu sabah yola koyuldum… Sabah uyandığımda bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun cesaretimi kırdığını ise ancak şimdi itiraf edebiliyorum kendi kendime de….