28 Mayıs 2008 Çarşamba

BİR SABAH



 p1050624Sıradan bir güne uyandığınızı düşünün... Her sabah olduğu gibi mesanenizin baskısıyla fena halde sıkışmış, 5 dakika daha fazladan uyuyabilmenin çabasıyla saatin alarmını erteleyerek, yatakta debelenip duruyoruz. Hatta belki de uyandığımız günün, neden hafta sonu olmadığına hayıflanarak, bildiğimiz küfürleri sıralıyoruz bir bir… Sımsıkı kapalı pencerelerimizden arsızca içeri sızan kentin gürültüsünü işiterek yüzümüzü buruşturuyoruz. Bütün gece süren pike- yastık savaşının izlerini taşıyan dağınık yatağımızdan, hiç de dinlenmediğimizi fark ederek kalkıyoruz.

10 Şubat 2008 Pazar

KEZİBAN ÖLMÜŞ...

91333Bir süre yazmayacaktım…Yazamayacaktım… Ama  bu konuda yazmasam olmayacaktı…
“Eeee Keziban?” demiştim Temmuz ayında bir yazımda; belki hatırlarsınız.  http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=52656
 Keziban, ilkokuldan beri tanıdığım bir hastamdı benim…”Dı” dedim…Çünkü dün duydum ki….Keziban artık yok olmuş…Ölmüş… Hala inanmakta güçlük çekiyorum ama… Keziban ölmüş…

15 Ocak 2008 Salı

KUMSALDA-2

90106Rüzgarın öfkesi dinmeye başlamıştı nihayet. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Az önce izlediği martıyı aradı gözleri umutsuzca. Yoktu… Gitmişti… Tıpkı, az önce yanında seslerini duyup rahatsız olduğu aile ve koyun diğer ucundaki gençler gibi… Tıpkı, “O” nun gibi… Gitmişti! Bir rüzgar çıkmış ve her şeyi alt üst etmişti. “Aynı benim hayatım gibi” diye mırıldandı belli belirsiz titrek sesiyle. Yanaklarındaki kurumaya yüz tutmuş gözyaşlarını, elinin tersiyle sildi. Yavaşça ayağa kalktı. Elbisesinin kıvrımları arasına saklanmış kum tanecikleri , bir yağmur gibi kumsala döküldü. Sanki derin bir uykudaymışçasına , denizle kumsalın tam da öpüştüğü sınırda yürümeye başladı. Ara sıra büyükçe bir dalga , ayak bileklerine çarpıyor, oradan da elbisesinin etek uçlarını ıslatıyordu.

14 Ocak 2008 Pazartesi

KUMSALDA-1

86127Eylül güneşi, sonbaharın o dingin havasına kendini kaptırmış, mavinin türlü tonlarıyla bezenmiş denizin üzerinde pırıl pırıl parlıyordu. Hemen solunda, denize giren iki çocuklu bir aile ve kendisi dışında bembeyaz kumsal oldukça sakindi. Bir de ta uzakta, koyun diğer ucunda -seçebildiği kadarıyla- kızlı erkekli bir grup genç denize giriyorlardı. Turizmden nasibini almayan ender yerlerden birisi olarak, hala bakir kalabilmiş bu deniz kenarındaki kasabaya henüz dün gelmiş olmasına karşın, sanki günlerdir oradaymış gibi hissediyordu kendisini. “Ne fark eder ki?” diye düşünerek acı acı gülümsedi kendi kendine.

27 Aralık 2007 Perşembe

KUŞ

82833Orta yaşların sonlarına yaklaşmakta olan kadın, elindeki tığ işinden başını kaldırıp, yakın gözlüklerinin üzerinden nemli gözlerle balkona doğru baktı. Çok da büyük olmayan ama büyük bir çam ağacına yüzünü dönmüş balkondaki divanda, bacaklarını altına toplamış ve bütün dikkatini elindeki kitaba vermiş olan kızını izlemeye başladı kaçamak bakışlarla. Daha okumayı bile bilmediği günlerden beri kitaplara hayrandı kızı. Yatmadan önce kızının defalarca aynı kitabı kendisinden okumasını istediğini ve bunun onu nasıl da bunalttığını anımsayarak gülümsedi kendi kendine. Gözlerinden süzülen iki damla yaş, gözlük camlarını ıslatarak kucağına düştü. Fark edilmesinden korkarak, telaşla, elinin tersiyle kurulayıverdi gözlerini. Yanındaki koltukta oturmuş, dalgın dalgın gazete okuyan kocasının sesiyle irkildi bir anda…

12 Aralık 2007 Çarşamba

SESSİZ, SİTEMSİZ

80482Onlar… Birer birer gittiler yaşamlarımızdan… Ani çıkan bir rüzgarın savurduğu yapraklar misali, teker teker koptular tutundukları dallardan. Yaprak dökümü hep vardı aslında. Yok saydık; gözlerimizi kapattık. Başımıza gelmez mi sandık? Zamanını hiç bilemedik; bilemezdik. Veda bile edemedik…

Onlar… Ailemizdi bizim… Annemiz, babamız, kardeşimizdi. Eşimizdi; sevgilimizdi, vazgeçilmezimizdi… Dostumuzdu; zaman akarken bulduklarımızdı. Sevgimizle gövdelenen paylaşımlarımızdı bizi bize bağlayan. “Biz” olmayı mı kanıksadık; yoksa birlikte geçireceğimiz zamanın sonsuz mu olduğunu sandık? Peki, sonu fark ettiğimizde, çok mu geç kalmıştık? Yeterince sevebildik mi onları? Doyasıya; hatta doymayasıya…

6 Aralık 2007 Perşembe

DÖNÜŞ

79582Artık evimdeyim… Antalya’ya döndüğümde, bir dönüş yazısı yazmayı, daha 1 ay öncesinde tasarlamıştım aslında. İlk cümleme de “Nihayet!” diyerek başlayacağımı sanıyordum ama fena halde yanılmışım. Elbette bilinmeyenin endişesini taşıyordum o zamanlar. Nasıl bir yerde kalacağımı, neler yaşayacağımı, kimlerle tanışacağımı bilmiyordum. Sizler, “Ormana Günlüğü” olarak başlattığım bir dizi blogla yaşadıklarıma, çektiğim fotoğraflarla da gördüklerime ortak oldunuz. Bu dizi blogların birincisini, “Geçen sene , Antalya’nın diğer tarafındaki başka bir dağ köyüne gittiğimde güzel bir tesadüfle, Başak ve Cuma ile karşılaşmış ve bu sayede Milliyet Blog ile tanışmıştım. Bu geçici görevimden sonra, bakalım neler koyacağım bohçama? Bunu gerçekten çok merak ediyorum…” cümleleriyle bitirmiştim. Şimdi bohçamdakileri dökme zamanı…