Sıradan bir Pazartesi sabahıydı. Hafta sonunun rehavetini üzerimden atabilmek için çayımı yudumlarken, kapı açıldı. İş arkadaşım Y., arkasında bir rüzgar yaratarak içeri girdi. Yüzü asıktı; belli ki canını sıkan bir şeyler olmuştu. “Çalmışlar” dedi kırık dökük bir sesle… “Bir çok yazımı çalmışlar!”. Hem üzgündü, hem de çok kızgın. Yıllardır emek vererek, yaşayarak hatta ağlayarak yazdıkları, hoyrat ellerce çalınmıştı…
Sakince oturup anlatmasını istedim. Bir paylaşım sitesinde -haydi adını da söyleyeyim Facebook’ta- bir arkadaşının sayfasında, kendi yazdığı bir yazının satırlarını “anonim” adı altında gördüğünden bahsederek devam etti: “Meğerse bu yazım anonim olarak bir çok sitede yayınlanıyormuş. Ne “alıntıdır” diye not düşülmüş, ne de ismim!” Sonra olayın boyutlarını anlayabilmek için bazı yazılarını arama motorunda taradığında ise dehşete düşmüş. Çünkü bazı yazıları, yüze yakın farklı sitede izinsiz ve isimsiz bir şekilde yayındaymış.
“Hırsızlık bu ama!” dedi isyanla. “Elbette” dedim. “Hırsızlık; emek hırsızlığı. ” Sonra, benim yazılarımı başka sitelerde isimsiz olarak nasıl yakaladığımı anlattım ona. İdeal bir alıntının nasıl yapılacağına dair de iyi bir örnek verdim. Yazımı alıntı olarak kullanan bir kişi, hem adımı hem de web sitemin adresini not düşmüştü. Tabii bu tip örneklere çok sık rastlanmıyor ne yazık ki... Aile fotoğraflarını da eklediği bir yazısının , PPS dosyası haline dönüştürülerek mail zinciri ile dönüp dolaşıp kendisine ulaşan bir başka arkadaşımdan bahsettim sonra ve daha nicesinden... Üzgündü, öfkeliydi ve de çok haklıydı. Nasıl olmasın ki? Duyguları, yaşadıkları, anıları hiç umursanmadan sahiplenilmişti sinsice.
Gün içinde tespit ettiği sitelerden bazılarının yöneticileriyle bağlantı kurarak durumun düzeltilmesini sağlamaya çalıştı. Ancak o kadar çok site ve onlarca yazı karşısında iğneyle kuyu kazmaktan farksızdı çabası. Emek vererek ortaya çıkardığımız ürünlerin korunmasıyla ilgili yasal düzenlemeler gün geçtikçe kapsamını genişletiyor. Bizlere düşen de bu konuyla ilgili gelişmeleri izleyerek, yazılarımıza ve diğer ürettiklerimize sahip çıkabilmek olmalıdır. Eğer herkes yasal yollardan haklarını aramaya başlarsa hırsızlık yapanların böyle bir adım atmadan önce bir daha düşünmesini sağlayabileceğimizi ümit ediyorum.
Fotoğraf: http://gazete.mynet.com
Neredeyse bir yıl önce bir yazımda “Bir Avuç Toprak” ile mutlu olmaya çalıştığımdan bahsetmiştim. Ve
İnternetten gereksinimim olan bilgileri araştırıyorum sürekli. Hangi ağaç
Aslında işimiz çok kolay ve korkmamıza hiç
“Altın bir bilezik takmak lazım; strese iyi geliyormuş” demişti bir büyüğüm. Toprakla uğraşmak, doğayla iç içe olmak kadar ruha iyi gelecek bir şey olmadığını söylemiştim ben de ona… Hafta sonunu sabırsızlıkla bekleyip, iki gün boyunca ağır işçi gibi çalıştığımız halde haftaya eskisinden çok daha enerjik ve dingin başlayabilmek gerçekten de büyük bir keyif. Diliyorum ki ağzımızın tadı yerinde, daha çok uzun yıllar kendi meyvemizi, sebzemizi yer; mis gibi çiçek kokuları içerisinde bu yeni hayatımızın keyfini süreriz…
“Aaaa hiç haberim yoktu!” . Artık bu bahaneyi kullanabilme olasılığımız giderek azalıyor. Bilgi, kapıdan kovsan bacadan sızabiliyor.
Sıradaki hastanın adını
Hava çok soğuktu... Her yer gri buzdan yapılmış zırhların içine gömülmüştü adeta. Keyifli bir akşam geçiriyordum. Saat 23:3o sularında telefon açan sağlık memuru Mehmet'in sesi endişeliydi. Fenalaşan bir hasta için acilen aşağı inmemi istedi. Üzerimdeki pijamanın üzerine geçirdiğim mantomla gecenin ayazına fırladım. Kaldığım evin kapısının önünde tanımadığım bir otomobil beni bekliyordu. İçeride Mehmet'ten başka, genç bir kadın ve orta yaşlarda bir adam vardı. Hemen hastanın geçmişi, şu andaki şikayetleri ve kullandığı ilaçlarla ilgili bilgi almaya başladım. Daha önce iki kere kalp krizi geçirmiş aynı zamanda şeker hastası kırk yedi yaşında bir kadındı.
Üzerime ilk kez kar taneleri düştüğünde otuz yaşındaydım. Yeni bin yılı karşılayacağımız günde, Ankara'da Kızılay Meydanı'ndaydım. Balıkesir'de yaşadığımız günlerde de mutlaka böyle bir deneyim yaşamışımdır ama anımsayamıyorum; çok küçüktüm. Ankara'nın gri ve puslu havasına inat bembeyaz düşen kar tanelerini hissetmek için yüzümü gökyüzüne çevirmiştim. Mantomun üzerine düşen kristalleri hayranlıkla incelerken, şemsiyelerini açmış telaşla bir yerlere yetişmeye çalışan ciddi suratlı insanların bakışlarına aldırmıyordum bile...