Orta yaşın sonlarında iki kadın, güneşlenmekten “kızarmış tavuk” kıvamına gelmiş tenlerine pırıl pırıl parlamalarını sağlayacak havuç yağlarını sürmüş, şezlonglarda sere serpe uzanmaktadırlar. Dudaklarına sürülmüş nar çiçeği rengi rujları, boyunlarındaki süslü kolyeleri, pullu bikinileri ve topuklu terlikleriyle sanki “Düğüne gitmeden önce bir de plaja uğrayıverelim” durumundadırlar.Kadınlardan şişmanca olanı Handan, bir yandan elindeki yelpazeyi telaşlı bir şekilde sallayarak serinlemeye çalışırken, bir yandan da yıllardır sigara içen kadınlara has prostatik ses tonuyla konuşmaya başlar:
Bir rastlantı sonucu dinlediğim radyo programında, sunucu canlı bağlantıyla yayına katılanlara şöyle bir soru soruyordu: “ Piyangodan 1 000 000 YTL’lik büyük ikramiye size çıksaydı; ilk iş olarak ne yapardınız?”. Yanıtlar mı? Buyurunuz…
1
3 katlı soluk sarı apartmanın ilk katındaki dairenin kapısı ardına kadar açıktı. Kapının eşiğindeki onlarca çift ayakkabının yanında kendilerininkileri de bırakarak içeri girdi. Huzursuzca etrafına bakındı. Oldum olası sevmezdi zaten böyle ortamlarda bulunmayı. Mutfak dahil her odada bir takım insanlar, nemli gözlerle konuşmaktaydılar. Sessiz ve tedirgin bir kalabalıktı… Dar ve karanlık koridorun sonundaki odalardan birisinden ise ağlama sesleri diğer odalara dağılıyordu.
O sabah aslında uyanmam hiç de kolay olmamıştı.. Uykusuz ve terden yapış yapış bir halde güne başlamanın keyif verecek nesi olabilirdi ki? Söylene söylene bindiğim arabamın radyosunu açtığımda Barbara Streisand’ın en sevdiğim şarkılarından birisi olan “The Way We Were” çalıyordu. Onun o yumuşacık ve insanın yüreğindeki en gizli noktalara dokunan sesi, aralık pencerelerden sokağa yayılıyordu. Bu naif melodinin hücrelerimden içeri sızmaya başladığını ve yavaş yavaş keyfimin yerine geldiğini şaşırarak fark ettim. İşlerine yetişmek için koşuşturan insanların asık suratları ve yolun açılmasını bekleyen araçların korna sesleri yavaş yavaş silinmeye başladı. Yoğun gri sisten duvarları olan bir tünele girdim.
Bir eve daha veda etme zamanı geldi işte… Toparlanıp, eski püskü battaniyelere sarılmış koltukların, esmer ve terli işçilerin sırtında teker teker odadan çıkarılışını izliyorum sessizce. Onlar bir an önce işlerini yapma telaşında bütün odaları hızla boşaltırken , ben hüzünle karışık bir sükunet içinde , hiçbir ayrıntıyı unutmamak adına evin odalarını geziyorum büyük bir dikkatle. Ne tuhaf! Daha düne kadar mutfağında yemek pişen, salonundaki televizyonun sesi koridora yayılan , tuvaletinden sifon sesi gelen bu ev , bir anda tarifsiz bir küskünlüğe bürünüverdi adeta...
Şöyle bir gün yaşasam … Sabah, annemin telefonuyla uyansam. Dese ki bana “Tansiyonum çok iyi. Harika hissediyorum bu sabah kendimi! Haa, biliyor musun bu ay yine bir sürü para kaldı elimde. Onları nasıl değerlendirsem ? Tatile mi çıksam acaba. Neyse, hadi ben yürüyüşe çıkıyorum. Sonra görüşürüz”… Gülümseyerek kapatsam telefonu.