
Biliyorum; bir günden diğerine geçtiğimde değişen hiçbir şey olmayacak. Ama herkes gibi bir tazelenme fırsatı belki de istediğim… Ve bir dilek tutup gerçekleşmesini beklemek...
Yeni yılda yuvalarımızdan sağlık, huzur ve keyif eksik olmasın!
Elindeki kağıt parçasını, kemikli parmaklarının arasında bana doğru uzattı. Hafifçe elleri titriyordu. “Kızımın ilaçları doktor hanım. Kendisi özürlü de o yüzden getirmedim”. Elinin teriyle hafifçe ıslanmış olan kağıtta, sara hastalığında kullanılan bazı ilaçların isimleri yazıyordu. Kızının ne gibi bir problemi olduğunu sorduğumda , omuriliğinde doğuştan var olan bir hasar yüzünden her iki bacağının da tutmadığını öğrendim. Kadın yorgun görünüyordu; hem de çok yorgun….
“Ama okuttum kızımı!” dedi. Solgun gözleri pırıl pırıl parlamaya başladı birden. Ne kadar önemli bir şey yaptığının o da farkındaydı. “Eksik kalmasın istedim. Okusun istedim”. Anlatmak istiyordu; ben de dinlemek… “Sırtımda getirip götürdüm okula. Okuldan çıkıp, rehabilitasyona giderdik birlikte. Ortaokula geçtiğinde sınıfı üçüncü kattaydı. Okulda asansör de çalışmıyordu”. “Eee okul idaresiyle konuşup, kızınızın sınıfını giriş katına aldırsaydınız keşke” diye söylendim. Dinlediklerime kendimi öyle kaptırmıştım ki sesimdeki telaşa kendim bile şaşırmıştım.
“Hiç değilse bu akşam yemeğinde olsun dört tabak indirsem raftan!” Sesindeki sıkıntılı ton dikkatimi çekiyor. “Dört tabak mı?” diye şaşkın şaşkın soruyorum. “Evet! Sofrayı dört tabakla kurmayalı öyle çok zaman geçti ki… Kocam, iki çocuğum ve ben” diyerek iç geçiriyor. “Niye ki? “ diyorum; çünkü hala anlayamıyorum tam olarak ne demek istediğini.
“ Evlendiğimizden beri evde sürekli birileri daha oluyor. Kayınvalidem, kayınlarım, ablamlar, yengeler, yeğenler… Herkes bizde anlayacağınız.” Anlatırken yüz hatlarının gerilmesinden, o anların kafasında tekrar tekrar canlandığını hissedebiliyorum. “Hiç yalnız kalamadık bir türlü. Bizim buna ihtiyacımız olduğunu hiç düşünmediler. Sonra çocuklar oldu. Zaman geldi onlarla bile yeterince ilgilenemedim.”.
“Keşke uygun bir dille anlatmaya çalışsaydın bu rahatsızlığını” benzeri bir cümle kuruyorum ama aslında kurduğum cümleye kendim de inanamıyorum. Çocukları büyüyüp okul çağında olan bir kadının yakınışı bunlar. “Herkesin bize gelmek ve kalmak için bir bahanesi var. Kayınvalidem ‘Çocuklarınıza bakıyorum’ diyor ama aslında biz kreşi tercih ediyorduk; ona söyleyemedik. Ev üstünde ev olmuyor işte. Çocuklar doğdu doğalı bizimle yaşıyor. Ben evimin düzenine eşimle birlikte karar vermek istiyorum ama o sürekli iktidarını kanıtlamaya çalışıyor evde. Bizimle uyanıp, biz yatıncaya kadar bizimle oturuyor. Bir gün bile, bizi bir akşamlığına da olsa baş başa bırakması gerektiğinin farkında bile değil.”
- Biliyor musun anne? Dün gece bir rüya gördüm…
- Hayırdır inşallah… Ne gördün?
- Yok yok! Bir değil, iki rüya gördüm peş peşe… Ama bunlar hep senin yüzünden oluyor; bunu da bilmiş ol!
- Gene ne yaptım ki ben?
- “Ne yaptım?” ı var mı? Sabahtan akşama kadar haberin biri bitiyor diğeri başlıyor. Ben de ister istemez aynı odada olunca izlemesem de kulağıma çalınıyor bir kere…
- Ne gördün? Anlat bakayım…
- İlkinde… Merkezde bir sağlık ocağına tayin olmuşum…
- Eeee?
- Beyaz önlüklü ve beyaz türbanlı ve hatta beyaz eldivenli bir sorumlu hekim beni karşılıyor. Bil bakalım kim?
- Kim?
- Nermin Erbakan!!!
Rampa aşağı kıvrımlarla inen yolun düzlüğe yenice ulaştığı Termessos Kavşağı’nı henüz geçmiştim ki, yol kenarında birini- ya da bir şeyi- gördüğümü sandım. Yanılıp yanılmadığımı anlamak için otomobilimi sağa, yol dışına doğru çektim. Dikiz aynasından baktığımda, bir adamın yolun kenarında hareketsiz bir şekilde yattığını gördüm. Ablamla gördüklerimizi doğrulatmak istercesine birbirimize baktık. Bir an için tereddütte kalmıştık. Çünkü insanların bu tür iyi niyetle birilerini kurtarma çabasındayken soyulduklarını hatta öldürüldüklerini de biliyorduk. Ama ya gerçekse?
Hızlı bir dönüşle, geldiğim yöne doğru yol alarak ilk kavşaktan tekrar dönerek adamın yanına ulaştık. Her olasılığı göz önünde bulundurarak otomobili kilitledim ve ablama yoldan geçen bir aracı durdurmasını söyleyerek adama doğru eğildim. Hiç hareket etmeden öylece yatıyordu. Nefesini ve kalp atışlarını kontrol ettim; yaşıyordu…
Yaşam böyle bir bilinmezlik taşıyor işte… Hiç planlamadığımız bir şekilde gelişiyor ve ummadığımız şekillere bürünüveriyor. En son yazımı 25 Haziran tarihinde yayına vermiştim. Onu hemen izleyen günlerde taşınıp yerleşme telaşı ve köyde internet bağlantımızın henüz olmaması sebebiyle “Yaşasın! Duyduk duymadık demeyin dostlar! Evimiz bitti!” içerikli yazımı bir türlü hazırlayamamıştım. Ama olsundu. Sonunda 3 haftalık senelik iznimin sonunda şehre yumuşak bir iniş yapmıştım. Artık tek gereksinimim olan şey, evimizin yapımında emeği geçenlerin isimleriydi.
Gerçi bir çoğunu tanımış olsam da, birilerini unutabilecek olmanın endişesini taşıyordum. Tabii ki “Şöyle toptan bir teşekkür edeyim; Fabrikev ekibi aralarında paylaşsın” diye de düşünebilirdim. Ama aralarında bir dönem artık neredeyse annemden fazla gördüklerim olduğundan, isimleri toparlamayı daha uygun bulmuştum. Bir yandan haftalardır işten uzak olmanın rehaveti, bir yandan kavurucu sıcaklarda köyde olma özlemiyle geçen bir haftanın üzerine , sağ omzumda akşamüstü başlayan ve giderek artan bir ağrı, zaten var olan ruh halimin tuzu biberi olmuştu. Bilimsel olarak “Bulaşıcı omuz ağrısı” gibi bir tanı bulunmasa da , en son muayene ettiğim omuzu ağrıyan hastamdan sonra başlamış olan ağrım için daha uygun bir tanımlama bulamıyordum.
Sonraki beş hafta benim için oldukça zorlu bir süreç başladı. Sebebi “bahçede tırmık yapmak” ya da “perde asmak” gibi bir takım rivayetlere dayandırılsa da önemli olan sonuçtu ve ben sağ kolumu hareket ettiremiyordum. Koltuk altıma destek amaçlı konulmuş yastıklarla, köydeki evimize geri döndüm. Hüzünlü gözlerle bahçeyi seyrediyor, tırmık yapmak ya da beton yanmasın diye bahçe duvarlarını sulamak için yanıp tutuşuyordum. Ama bırakın bunları yapmayı saçımı toplamak ya da kendi başıma banyo yapabilmekten aciz bir durumdaydım.
Genelde bu tarz sakatlanmalarda alçı, atel ya da elastik bandaj görmeye alışkın olunduğundan, bu “Koltuk altı yastık” pozisyonunu algılamaz bakışlara maruz kaldım.
Tabii ki aylardır yazamamış olmanın acısını çıkartırcasına gene çenem düştü ve ne anlatacakken nerelere geldi konu… Sağlık sorunum nedeniyle ötelene ötelene bugüne kadar geldik işte… Evimizin bütün yapım aşamalarını fotoğraflarla anlatmıştım sizlere. Bu süreç zarfında çok güzel ve sıcak dostlar edindik. Elbette ki yeni başlayan her projede olabileceği gibi bir takım aksaklıklar oldu ama bu sorunların giderilmesindeki çabayı ve iyi niyeti gördük. Teorideki bazı uygulamaların pratiğe döküldüğünde ne gibi sonuçlar getirdiği konusunda geri bildirimlerimizi paylaştık. İlgiyle dinlenip, bu uygulamalarda yeni düzenlemelere gidildi. Bu hız ve inançla giderlerse ileriki günlerde adlarını çok daha sık duyacağımız konusunda en ufak bir şüphem bile yok.
Gelelim mutlu sona… Öncelikle ekonomideki durgunluğa inat, Fabrikev gibi son derece pratik ve çağdaş bir projeye çok ciddi bir yatırım yapan ve bunu daha da geliştirmek isteyen Mustafa SAK’ı yürekten kutluyor ve yolunun açık olmasını diliyoruz. Genel Md. Yrd. Muzaffer ERTEN, Pazarlama Md. Emre ÖZBIYIK, Bölge Md. Fatih SORGUÇ ve Montaj Md. Volkan BENZEŞ’e ilgi ve dostlukları için çok teşekkür ediyoruz. En kısa zamanda da mangal yapmaya bahçemize bekliyoruz.
Evimizin temelini atan Alt Yapı Ekip Şefi Adem Usta ve diğer ustalarımız Şeref, Süleyman, Ahmet, Nail, Mustafa ve Lokman… Hepinizin ellerine sağlık. O kadar güzel ve sağlam bir temel yapmışsınız ki, daha ev kurulmadan önce bile köydekiler temelimizi görmeye geldiler. Montaj Ekip Şefi Cihan ve ekipteki diğer ustalar İsmail, Akif, Yahya, Ahmet, Gökalp, Gökhan, Mehmet Ali, Kemal, Serkan, Nuri , Osman, Ali, Okan, Erdoğan, Barış ve Şükrü… Kendi evinizi kuruyormuşçasına titiz ve hevesle çalıştınız. Çay sohbetlerimizle ve yemek molalarımızla, esprilerle güle oynaya kurdunuz evimizi. Bundan sonra da bu ev her zaman neşeli ve bereketli olacak; buna tüm kalbimle inanıyorum.
Emeği geçen herkese ( isimlerini unuttuklarım varsa affola) çok teşekkür ediyoruz. Fabrikev ailesi bilsin ki ; artık Bayatbademleri Köyü’nde de bir evleri var… Kapımız daima açık ve çayımız her zaman hazır…