Ben bir hırsızım sayın hakim… Evet, çaldım! Ama sorun bakalım niye çaldım? Aslında hiç planlamamıştım da! Nasıl olduğunu bile anlayamadan oldu bitti işte… Eskiden duyardım bu tür hırsızlıkları, “Nasıl yapıyorlar ?” diye hayrete düşerdim hep; hatta içten içe de biraz kıskanırdım doğru söylemek gerekirse. Gün oldu, devran döndü ve yaşadıklarım beni de bu noktaya getirdi. Nasıl mı oldu? Tabii, en başından anlatayım en iyisi…Sıradan bir hafta sonu akşam üstüydü. Hava kararmak üzereydi. Pek de keyifli olduğumu söyleyemeyeceğim. İstediğim hiçbir şey yolunda gitmiyordu; elimi neye atsam kuruyordu adeta… Canım çok sıkkındı anlayacağınız. Affedersiniz hakim hanım, ne dediğinizi duyamadım? Haaa elbette ki sağlığım yerinde çok şükür, ama bu gidişle onu da kaybetmekten korkuyorum haliyle.
Anadolu’nun herhangi bir kentinde herhangi bir ev… Sıradan… Hepimizin evleri gibi, orta halli… Temiz ve düzenli bir ev; aydınlık. Orta yaşlı hafif topluca bir kadın bir yandan üstü başı un içinde baklava açıyor, bir yandan da sessiz sessiz burnunu çekiyor. Kocası ise yakın gözlükleri burnunun üzerine düşmüş, gazete okuyor.
“ Çok klasik bir çöp çatanlık çabasıyla başlamıştı aslında her şey. Her ikisini de tanıyan ortak bir arkadaşları aracı olmuştu o gece bir araya gelmelerine. Tuhaf bir şeyler döndüğünü sezmesine karşın pek de oralı değilmiş gibi görünmüştü o an için. Çünkü telefon açıp, işi olduğunu ve davet edildiği doğum günü partisine katılamayacağını bildirdiği halde, ısrarla ne yapıp edip gelmesi gerektiği söylenmişti defalarca. Normalde pek de içli dışlı bir arkadaşlıkları yoktu oysa ki. Üşengeç bir halde hazırlanmaya başlayıp, neler olduğunu anlamaya karar verdi. İsteksizce traş olduğu aynanın önünde kendisiyle göz göze geldi. Kendine biraz çeki düzen verdiğinde oldukça cazip sayılabilecek bir adamdı. Her zaman kullandığı traş losyonunun yüzünü yakarak yaydığı kokuyu içine çekti. Soluk mavi bir kot pantolon ve ince siyah keten bir gömlekte karar kıldı. Çok da hevesli görünmek istemiyordu ne de olsa. Çıkmadan son bir kez daha aynaya baktı. Alnına düşen siyah perçemini alışkın bir hareketle her zaman durduğu yere doğru taradı. Artık gitmeye hazırdı. “
- Hadi ama bana söz vermiştin. İnternetten gazeteleri okumayı öğretecektin. Hahhh! Hadi bakalım şu tekerlekli sandalyeyle seni bilgisayarın karşısına götüreyim. Anlat bakalım!
Beynimde iki farklı kişi vardır benim. Yoo ! Ben tabii ki şizofren değilim. Kendimi bildim bileli bu ikiliyi tanıyorum; duyuyorum. Birbiriyle sürekli kavga edip duran, bir türlü aynı fikirde buluşmayan iki geçimsiz ses. Birinin “beyaz” dediği diğeri için “siyah”tır; geceyse gündüz… Birisi hep ağırbaşlıdır. Olması gerektiği gibi, özverili, nazik, yumuşak. Öncelikleri hep karşısındakine verir. Onların mutluluğuyla mutlu olur; üzüntüsüyle kedere düşer. Sevecendir; sabırlıdır. “Olgun Ben” derim ben ona… Diğeri ise şımarık bir okul çocuğudur adeta. Tembeldir, uçarıdır. Kendi istekleri ön plandadır daima. Ele avuca sığmaz; ne “dur” dan anlar ne de “sus” tan… Öfkesini kontrol edemez. Sabırsızdır; katıdır. Benim “Bencil Ben”imdir o…
Çocukken, 40’lı yaşlardaki insanlardan bahsederken ne kadar da yaşlı olduklarını düşünürdüm. O kadar çok yaşamışlardı ki, sanki ne kadar yaşasam da hiçbir zaman onların yaşına gelemeyecektim. Gençlik her zaman özlemle anılsa bile, zaman ilerledikçe en güzel yaşın “yaşanılan yaş” olduğu fikri oturmaya başladı. Aslına bakarsanız da öyle değil mi? En güzel yaş, hakkını vererek geçirdiğimiz yaşlardır. Zaman hızla akıp giderken , hala kutlayacak doğum günlerimizin olması ve bunu sevdiklerimizle , sağlıkla paylaşmak kadar önemli ne var ki yaşamda? Bugün 38 yaşımı bitiriyorum. Geçirdiğim 1 senenin muhasebesini yapıp, yaşam defterimde yeni bir sayfa daha açıyorum. Bakın neler çıktı yıl sonu raporunda…
Şimdi son sakarlığımı sizlere bildirmek üzere blog yayınına kısa bir süre için ara vermek istiyorum. Ünlü “Sakarlık Tarihim” yazı dizisi için yeni malzemeler toplamak konusunda hiç bir fedakarlıktan kaçınmayan acar muhabiriniz bendeniz, annemin evinden bildiriyorum… İçinizden beni tanıyanların “Yine miiii!!!” dediğini duyar gibi oluyorum. Haklısınız ben de öyle düşünüyorum. Tamam; blog camiasında bana “Sakar Prenses” ünvanı bile verildi sevgili arkadaşlarım tarafından. Sabıkalarımı da sizinle paylaşmıştım zaten. Bu yüzden de ünvanımı öptüm başımın üstüne koydum ( Sanki başka bir şey yapmaya yüzüm varmış gibi…) Ama bu sefer gerçekten de masumum!!! Anlatayım da siz de bilin olanı biteni…