Mum alevini dikkatle izliyorum. Dalgalanan alevin duvarda ve tavanda oluşturduğu gölgeler değişip duruyor sürekli. Hatta bazen tuhaf şeylere benzetiyorum; ürküyorum. Neyse ki biraz sonra başka bir hale bürünüyorlar. Her yer kapkaranlık. Sadece titrek bir mum alevi, yüzlerimizi, tavanı ve yakındaki duvarı aydınlatıyor. Elektrikler kesik; zaten ne zaman iki şimşek çaksa böyle oluyor. Ablamlar ve bana da karanlığın tadını çıkartmak düşüyor;ne de olsa çocuğuz....Odamızdayız ama sanki başka bir yerde gibiyiz. Ayrıntıların kaybolduğu, sadece mum alevi ve gölgelerin dans ettiği bir dünya adeta... Alevin üzerine doğru yüzümüzü yaklaştırıyoruz. Alttan gelen ışıkla yüzlerimiz çok tuhaf görünüyor doğrusu. Hangimizin daha korkunç göründüğüne karar vermeye çalışıyoruz.
Şimdi bir “an” hayal edeceğiz birlikte. Gözlerinizi kapatın ve düşünün… Aylardan Temmuz… Akdeniz’desiniz; tam da içinde. Siz Akdeniz’de, Akdeniz sizde… Sabahın erken vakitleri. Sakin ve dingin... Denizin üzerinde sırtüstü uzanmışsınız. Henüz kavurucu olmayan güneş yüzünüzü ısıtıyor. Yüzünüzdeki minik tuz zerreciklerinin kuruyarak gerginleştiğini duyumsuyorsunuz. Göz kapaklarınızın içinde bile gözleriniz, güneşin parlaklığını hissediyor.
Zile bastım. Kapı açıldığında annemin ağlamaklı yüzüyle karşılaştım. Her zaman beni gülerek karşılayan gözlerine sıkıntılı bir bulut çökmüştü adeta. Hiç alışkın değildim bu duruma. “Ne oldu annişim?” dedim. Ona hep böyle seslenirdim. “Çok yorgunum” dedi; “Anneannen mahfetti yine bugün beni” diye de ekledi. Antalya daha ılık olduğu için kışı geçirmek üzere anneme gelmişti.
İşte biz kadınların bütün meselesi bu…Varlığı da, yokluğu da ayrı bir sorun. Adet görmeye başlamak, genç kızlığa adım atma törenidir adeta. Her ne kadar bizde, konuyla bağlantılı bir düğün dernek olayı olmasa bile konumsal olarak önemlidir. “Artık genç kız oldun” cümlesinin kurulmasıyla, bizlerin yaşamında da sancılı (!) bir dönem başlamış olur.
Sabahtan beri yağmur hiç dinmek bilmemişti. Henüz öğle saatleri olmasına karşın gökyüzü kasvetli bir kurşunilikteydi. Biraz öncesine kadar durgun bir göl gibi olan soluk mavi deniz, giderek huzursuzlanmaya ve kararmaya başlamıştı. Telaşlı bir şekilde balık yakalamaya çalışan iki karabataktan başka hiçbir canlı yoktu çevrede. Sanki , deniz kenarındaki bu minik orman , başka bir dünyaya aitti. Ne bir insan, ne telefon, ne de bir gürültü. Sadece yağmurun ve dalgaların sesi…
Sadece kendin için; kendi ruhunu beslemek adına… Tüm algıların açık yaşamalısın. Tadıyla, kokusuyla, dokusuyla, sesleriyle, hissederek. Kendin için en iyisini keşfetmeye çalıştığın bir yolculuğa çıkmışsın gibi düşün.
Annem…İlk defa yüzünü ne zaman ayırdedip, seni görünce gülümsemeye başladım hatırlamıyorum. Kokunu duyup ağlamamın dindiğini ya da sesini duyunca heyecanla çırpınmaya başladığımı da…Hafızamı zorlasam bile olmuyor. En erken 2 yaşında , cezaevinin karşısındaki evin bahçesinde, beni salıncakta salladığın an var aklımda. Soğuk ve çorak bir bahçeydi. Ama sen vardın,sıcacık…Haa sonrası mı? Anılar akın akın üşüşüyor beynime.