12 Ocak 2007Neredeyim ben? Burası da neresi? Her taraf kapkaranlık! Bir şey göremiyorum ki… Ne işim var burada benim? Peki, ne kadar zamandır buradayım? Hiç bir şey bilmiyorum. Korkmalıyım belki, ama öyle de hissetmiyorum. Heyyy! Orada kimse yok mu? Yanıt veren yok… Nasıl geldim ben buraya? Uzaklardan garip bir ses duyuyorum. Çok tek düze… Tuhaf! Sadece çok uykum var. Uyumak istiyorum. Evet evet, uyumalıyım… Nerede olduğumu daha sonra keşfederim!
6 Mart 2007
Hücreme yavaş yavaş alışmaya başladım. Her zaman duyduğum o gizemli sese de. Nereden geldiğini bilemiyorum hala. Olsun; duymak beni rahatlatıyor. Bütün günü yatarak geçiriyorum neredeyse. Ama canım çok sıkılıyor tek başıma. Ara sıra dışarıdan sesler duyuyorum belirli belirsiz. Dışarıda birilerinin olduğu kesin! Peki kim bunlar? Bana neden görünmek istemiyorlar? İyi insanlar olduklarını düşünüyorum; çünkü bana iyi bakıyorlar. Üşümüyorum, terlemiyorum da… Yemekle de ilgili hiçbir problemim yok. Aslına bakarsanız, şu karanlık da olmasa hiç de fena değil doğrusu! İyi ama beni zorla neden burada tutuyorlar?
Yaşam defterimin sayfalarını karıştırıyorum dalgın dalgın… 37 yılda “Kimler gelmiş, kimler geçmiş!” diye düşünmeden edemiyorum. Baş ucumda bulunan abajurun sıcak sarı ışığında dikkatle incelemeye başlıyorum defterimi. Bazı kişilerin ya da olayların yanına notlar düşmüşüm. Ortalarına yakın bir yere kadar , her sayfada babama rastlıyorum mesela. İlk sayfalarda biraz silik, tam okuyamıyorum. Sonraları giderek daha sık bahseder olmuşum. Ama defterden kaybolmasına yakın yerlerden itibaren hep koyu kalemle altını çizmişim adının… 12 Aralık 1984’te not düşmüşüm:”Elveda Babacığım…” Sonraki sayfalarda, serpiştirilmiş bir biçimde adına rastlıyorum zaman zaman. “Özledim seni” ya da “Keşke yanımda olsaydın” diye yazmışım titrek bir yazıyla. Bir de siyah beyaz gülümseyen bir fotoğrafını yapıştırmışım kuru bir çiçekle birlikte yan yana… Keşke yanımda olsaydın...
"Gidebilmeyi bilmek gerek" diye mırıldandı kendi kendine. Yüz göz olmadan, kavga kıyamet kopartmadan, fırtınalarda daha fazla kaybolmadan gidebilmek... Ruhunu daha fazla örselemeden, içindeki herşeye ve herkese hissettiğin öfke ile karşındakini iyice kırmadan incitmeden gidebilmek. Patlamaya yüz tutmuş volkanın ağzından akmak için seni zorlayan lavların kavuruculuğundan uzaklaşmak için belki de. O lavlar akarken onun sıcağında sonsuza kadar yok olup gitmek de var çünkü...
Gözlerini avucunun içindeki anahtara dikmiş öylece oturuyordu. Dalgın hareketlerle anahtarın parlak yüzeyine, girinti çıkıntılarına parmaklarıyla dokunuyordu. Pencereden süzülen gün ışığının metaldeki yansıması ara sıra gözünü kamaştırıyordu. Hafif kaykılarak oturduğu koltuğunda öne doğru bir hamle yaptı. Dirsekleri dizlerinin üzerinde, anahtar ise birleştirdiği avuçlarının içerisindeydi şimdi. Tam 3 yıldır birlikteydiler. Hatta 10 gün önce yıldönümlerini, deniz kenarındaki minik bir otelin bahçesinde kutlamışlardı. Rengarenk kağıt fenerlerin altında ve ay ışığında ne kadar güzel göründüğünü söylemişti Kaan ona. Bütün gece sohbet etmişlerdi ama gene de yapay bir mutluluk vardı ortamda sanki. Artık uzun süredir kavga da etmiyorlardı zaten.
Şiddetli bir baş ağrısıyla gözlerini açtı. Yatakta sırtüstü yatıyordu. Sağ kolu uzun süre aynı pozisyonda durduğu için uyuşmuştu. Kolunun kendine ait olmadığını hissetti bir an için. Yüzünü buruşturarak parmaklarını açıp kapatmaya çalıştı. Canı yanıyordu. Yatakta öylece yatarken gözleriyle odanın içinde gezindi. Bordo perdeler sımsıkı kapalı olduğu için zamanı tam olarak kestiremedi. Sadece cılız bir aydınlanma vardı perdenin arkasındaki dünyada. "Gün doğmuş". Sesi de kendine yabancı geldi, kolu gibi. "5 saatte 1 paket sigara içersen olacağı bu tabii!"... Başucundaki çalar saatin tik-tak larını dinledi. "Saat henüz çalmadığına göre demek ki 7:30 olmamış". Şakakları çatlayacak gibiydi. İki elinin avuç içlerini şakaklarına koyarak bastırdı sıkıca.Gözlerini kapattı. "Şöyle, çekiçle kırsalar şu şakaklarımı nasıl rahatlayacağım!"
Bu sabah, ülkemizde yüksek tirajlara ulaşan bir gazetenin ana sayfasında kocaman bir fotoğraf dikkatimi çekti. Günlerdir sürdürmeye çalıştığı yaşam mücadelesinin sonuna gelmiş Barış Akarsu'nun yoğunbakımda gizlice çekilmiş bir fotoğrafıydı bu. Mesleğim gereği yoğunbakımda tedavisi süren bir çok hasta görmeme karşın bu fotoğrafı gördüğümde dondum kaldım. Düşündüğüm şey şuydu: Ağır yaralı ya da ölmüş bir insanın -ünlü ya da aramızdan birisi hiç farketmez- belki de hiç bir zaman gözlerimizin önünden gitmeyecek son halini bizlere göstermekle amaçlanan nedir? Daha fazla mı üzmek? "Trafik kazalarına dikkat edin, yoksa bakın bu hale gelirsiniz" demek mi? Yoksa tirajı biraz daha mı yükseltmek? Gerçekten de bu fotoğrafı baş sayfaya koyan kişilere bunu sormak istiyorum!