18 Nisan 2007 Çarşamba

UTANÇ KAMPI TEREZİN-1

36248Ağustos 2006; Prag'dayız. İki gündür, bu masal kentinin dantel gibi işlenmiş bir çok sokağını adım adım gezdik. Rehberimiz, Hitler'in bile bombalamaya kıyamadığı iki kentten birisinin Prag olduğunu söyledi ve arkasından ekledi: “Yarın sabah, isteyenlerle Terezin Toplama Kampı gezimiz var. Katılacaklar lütfen isimlerini yazdırsın...” Bir an için duraksadım. Turumuz başlayalı henüz 2 gün olmasına karşın sanki haftalardır tatildeymişim gibi dingin ve gevşemiş hissediyordum kendimi. Terezin Kampı'nın duygusal olarak beni sarsacağına da emindim. Ama gene de tarihi bir gerçeği yerinde görebilme şansını da kaybetmek istemiyordum.


12 Nisan 2007 Perşembe

DENİZİ GÖRMELİYİM!

35353Sabah uyandığımdan beri kafamda aynı düşünce dönüp duruyordu. Kötü, kabuslarla dolu bir gece geçirmiştim. Böyle bir gecenin sabahında da kötü uyanmıştım haliyle. Huzur bulmak için denize gitmeliydim. Mutlaka! Öğle arasını zor ettim. Falezlerin üzerinde yerleşmiş bir gözlemeciye gitmeye karar verdim. İçeride 4-5 kişi vardı sadece. Pencerenin kenarında bir masa seçtim kendime, buradan bütün körfezi izleyebilecektim. Açık bir çay ve kıymalı, yağsız bir gözleme istedim.

Gökyüzü kapkara ve kocaman bulutlarla kaplıydı. Çok hafif bir rüzgar, falezlerin üstünde yerleşmiş kargıları hafif hafif dalgalandırıyordu. Deniz ise açık maviden mora kadar türlü renge bürünmüştü. Uzakta bir balıkçı teknesi seçiliyordu hayal meyal. Bir sürü martı, sağ tarafa doğru bir yerde denizin üstünde gruplaşmışlardı.

10 Nisan 2007 Salı

İYİ MİSİN MUSTAFA?

35021Bundan yaklaşık 12 yıl önceydi. Antalya’nın Gazipaşa ilçesinde görev yaptığım yılların son demleriydi. Bir öğretmen arkadaşım bana bir öğrencisini muayene için getireceğinden bahsetmişti. Ne problemi olduğunu sorduğumda “Biraz karışık bir iş” dedi. Birlikte uygun bir gün kararlaştırdık. Mustafa’yı işte o gün tanıdım…

Kapı çalınıp , gelmesini söylediğimde kapı aralığından 9 yaşlarında bir erkek çocuk göründü. Arkasında duran öğretmenine son bir kere bakarak, kapıyı kapatıp oturmasını gösterdiğim koltuğa ilişti. İlişti deme sebebim şu, hani, kadınlar oturduğunda -özellikle etek giymişlerse- her iki bacaklarını birleştirip zarifçe yana doğru uzatırlar ya, Mustafa da aynen bu şekilde oturdu. Kendimi tanıttım ve sonra havadan sudan sohbet etmeye başladık. Bu arada onu izliyordum. Çok güzel bir çocuktu.

2 Nisan 2007 Pazartesi

SAKARLIK TARİHİM-2

33667Evettt! Nihayet, merakla beklenen, yaptığım sakarlıkları anlattığım yazımın devamı niteliğindeki “Sakarlık Tarihim- 2” ile karşınızdayım. Biraz geciktiğimin de farkındayım. Ancak siz de takdir edersiniz ki konuyla ilgili malzeme toplamam zaman alıyor:)) Genellikle devam filmleri, ilkini aratır ya hani, umarım ilkindeki keyfi alırsınız.

(Dikkat: Söz konusu sakarlıklarda dublör kullanılmamıştır! )

Şimdi , adettendir ya, başlangıçta ilk bölümün kısa bir özeti geçilir. İlk yazımı okuyanlar bu bölümde mutfağa gidip kendilerine bir çay alabilirler ya da tuvalete falan gidebilirler. Sıkılmayın diye söylüyorum. Ben alınmam…İlk blogumda, yaptığım sakarlıkları şöyle bir gözden geçirip, hangi sakarlığı kaç kere yaptığım ve kendime çözüm olarak neler önerebilirim, listeledim. Sakarlıklarımı değerlendirirken de zorluk derecesine göre 1’den 10’a kadar bir Sakarlık Puanı (S.P.) verdim. İlk bölümü okuyanlar da gittikleri yerlerden döndüler ve yerlerini aldılarsa , başlayabiliriz artık…

İşte yeni sakarlık listem :

16 Mart 2007 Cuma

IŞIĞIN VE GÖLGENİN DANSI

30899Mum alevini dikkatle izliyorum. Dalgalanan alevin duvarda ve tavanda oluşturduğu gölgeler değişip duruyor sürekli. Hatta bazen tuhaf şeylere benzetiyorum; ürküyorum. Neyse ki biraz sonra başka bir hale bürünüyorlar. Her yer kapkaranlık. Sadece titrek bir mum alevi, yüzlerimizi, tavanı ve yakındaki duvarı aydınlatıyor. Elektrikler kesik; zaten ne zaman iki şimşek çaksa böyle oluyor. Ablamlar ve bana da karanlığın tadını çıkartmak düşüyor;ne de olsa çocuğuz....
Odamızdayız ama sanki başka bir yerde gibiyiz. Ayrıntıların kaybolduğu, sadece mum alevi ve gölgelerin dans ettiği bir dünya adeta... Alevin üzerine doğru yüzümüzü yaklaştırıyoruz. Alttan gelen ışıkla yüzlerimiz çok tuhaf görünüyor doğrusu. Hangimizin daha korkunç göründüğüne karar vermeye çalışıyoruz.

11 Mart 2007 Pazar

AKDENİZ DİNGİN, BEN DİNGİN

30152Şimdi bir “an” hayal edeceğiz birlikte. Gözlerinizi kapatın ve düşünün… Aylardan Temmuz… Akdeniz’desiniz; tam da içinde. Siz Akdeniz’de, Akdeniz sizde… Sabahın erken vakitleri. Sakin ve dingin... Denizin üzerinde sırtüstü uzanmışsınız. Henüz kavurucu olmayan güneş yüzünüzü ısıtıyor. Yüzünüzdeki minik tuz zerreciklerinin kuruyarak gerginleştiğini duyumsuyorsunuz. Göz kapaklarınızın içinde bile gözleriniz, güneşin parlaklığını hissediyor.

Bütün kaslarınızın birer birer gevşediğini hissediyorsunuz. Ellerinizi suyun üzerinde sakince kaydırıyorsunuz. Denizin avuçlarınızda yarattığı his hoşunuza gidiyor. Sonra eliniz saçlarınıza gidiyor. Saçlarınızın bir yosun gibi, denizin ahengiyle salındığını fark ediyorsunuz. Ayaklarınızı minik çırpmalarla suda hareket ettiriyorsunuz. Çıkardığınız sesleri dinliyorsunuz. Uçuyormuşçasına kollarınızı ve bacaklarınızı açıp kapatıyorsunuz. Nasıl bu kadar hafif olabildiğinize bir kere daha şaşırıyorsunuz ; gülümsüyorsunuz…

7 Mart 2007 Çarşamba

YAŞLANMAK MI? O DA NE?

29468Zile bastım. Kapı açıldığında annemin ağlamaklı yüzüyle karşılaştım. Her zaman beni gülerek karşılayan gözlerine sıkıntılı bir bulut çökmüştü adeta. Hiç alışkın değildim bu duruma. “Ne oldu annişim?” dedim. Ona hep böyle seslenirdim. “Çok yorgunum” dedi; “Anneannen mahfetti yine bugün beni” diye de ekledi. Antalya daha ılık olduğu için kışı geçirmek üzere anneme gelmişti.

 

Oturma odasına geçtik birlikte. Anneannem salonda pencerenin kenarında bir sandalyeye oturmuş, birine de ayaklarını uzatmış, klima çalışırken üzerinde kocaman bir battaniye yığınıyla oturuyordu. Dışarıda hızla akan trafiği ve gelen geçenleri izliyordu. Televizyondan bir türkü programının sesi geliyordu. Ara sıra da yanındaki sehpanın üzerinde duran açık limonlu çayından minik yudumlar alıyordu. Dilimlenmiş meyvelerle dolu tabak da yanıbaşındaydı.