20 Haziran 2007 Çarşamba

NEREDEYİM?

47609Bilmediğim bir kentin ıssız bir sokağındayım. Saat gece yarısını geçeli çok olmuş sanırım; ortalık o kadar sessiz ki! Sadece nefesimin sesini duyabiliyorum. Ne bir köpek havlaması, ne de bir korna … Buraya nasıl geldiğimi bile bilmiyorum. Sanki şu andan öncesini hiç yaşamamışım ya da tümüyle hafızamdan silinmiş gibi… Ne yapacağımı bilemez bir şekilde çevreme ürkekçe göz gezdiriyorum. Arnavut kaldırımı taşlarla döşenmiş minik bir sokaktayım.

Sanırım biraz önce yağmur yağmış. Taşların üzerinde , sokağın sonunda bulunan sokak lambasının cılız ışığının yansımalarını görebiliyorum. Elimle saçlarıma dokunuyorum; ıslaklar… Üzerimdeki giysiler de öyle… Şaşırıyorum. Yağmurun altında, nerede olduğunu bile bilmediğim bu sokakta ne işim var benim?

19 Haziran 2007 Salı

SICAK, ÇOK SICAK OLACAK BU GECE!

47343Saatin tik-takları beynimin labirentlerinde yankılanıyor. Öğle arası yemeğe çıkma gafletine düştükten sonra, serin bir mekanın özlemiyle, koşar adım geri döndüm. Sıcağın yorgunluğu çöktü üzerime. Her ne kadar hava durumunda sıcaklık 34 derece olarak belirtiliyorsa da, arabanın termometresi gölgede 38, 5 'u gösteriyordu. Kapı ve pencereler sıkıca kapalı, klima var gücüyle çalışıyor. Oysa ben, pencereden gelen rüzgarı hissetmeyi , kuş seslerini dinlemeyi ve çimenleri koklamayı istiyordum. Her yaz , sıcaklar bastırdığında , dört duvar arasına tıkılmaktan ve terlemekten nefret ediyorum. Sabah duş alıp, ferah ve taze bir şekilde güne başlamışken, daha üzerinden 5 saat geçmiş olmasına karşın, tekrar bir duş alabilmek için yanıp tutuşuyorum.


Genelde güneydeki bütün kentlerde sıcaklıklar birbirine yakın olsa bile, Antalya'nın neminin üzerine nem görmedim ben henüz. Varsa da onlara sabır dilemek gerek!

12 Haziran 2007 Salı

SOKAKTA

45999“Yeşiiiiimmm! Hadi eve gel artııııkkk! Baban gelecek birazdaaannnn!”… Bu, sanırım benim yaşlarımda olan herkesin, çocukluğunda sokaktan eve girmeleri için klasikleşmiş bir çağrıydı o zamanlar. Bütün gün sokakta kan ter içinde , tüm enerjimizi tükettikten sonra, yorgun, terli ama bir o kadar da sakinleşmiş bir halde evlerimizin yolunu tutardık. Sofraya oturmadan eller , parmak aralarına kum girmiş ayaklar bir güzel yıkanır, temiz pak yemeğe otururduk. Uyurken, kafamızda yarınki sokak düşüncesiyle, huzurlu bir uykuya dalardık. Neler yaşamadık ki sokakta?

Apartmanımızın arkasında bir incir ağacı vardı. O zamanlar bize kocaman görünürdü. Onun gövdesini, kargılarla çevirip minik bir kulübe haline getirmiştik. İçini bir güzel süpürüp, yerlere kilimler sermiştik. Evden ya da bakkaldan gazoz, bisküvi alıp orada yerdik sıcak öğle sonlarında. Yaprakların hışırtısı ve tatlı serin gölgesi hala hatırımda...

7 Haziran 2007 Perşembe

OYNAMAK GEREK!

45146Çok çocuklu ailelerde , oda sorunu her zaman olur , tahmin edilebileceği üzere… Bizimkiler de bu sorunu ranza ile çözmüşlerdi o yıllarda.Ranzanın kenarlarını, bir çarşaf ya da battaniye ile kapatırdık. Ayak ucu tarafına, ranzaya yakın olarak iki tane sandalye koyardık. Sandalyeler atımız, ranza da arabamız olurdu ! Sandalyelere bağladığımız ipler gem görevi görürdü. Ranza ve sandalyelerle yarattığımız at arabamız buram buram “Küçük Ev” kokardı…Belki de babamın o zamanlar sıklıkla izlediği Western filmlerin etkisinde kalmıştık, bilemiyorum… Mutfakta ne kadar tabak çanak varsa hepsini doldururduk arabamızın içine. Hatta erzak dolabından pirinç, şeker, bulgur da koyardık Ne de olsa uzun yola çıkacağız, yolda açlıktan ölmek de istemeyiz haliyle… Giysi dolabımızdan, iç çamaşırı, pantolon, kazak ve çoraplardan oluşan minik bir bohça hazırlardık her birimiz. Ranzanın ucuna ablam ve ben oturur, elimizdeki iplerle atlarımızı (!) yönlendirirdik “Dehhhh”, “Hoooo oğlum!” çığlıklarıyla…

15 Mayıs 2007 Salı

ELVEDA...

40691Bundan tam 1 sene önce, dostlarımız Şule ve Bülent’in düğünlerine katılmak üzere güle oynaya İzmir’deydik. Geçen haftasonu ise onlardan birisini, Bilişko’yu toprağa vermek üzere … 12 Mayıs Cumartesi sabahı, öleceği güne uyandığını bilmeyen sevgili Bülent… Ne yazacağımı ya da nasıl yazacağımı bilemesem de , kurduğum bütün cümleleri defalarca yazıp, silip, tekrar yazsam da , daha evime geleli 2 saat olmuşken kendimi bunları yazar buldum…İçimdeki isyanı ve öfkeyi boşaltmanın başka yolu kalmadı benim için; çünkü gözyaşlarım kurudu , beynim uyuştu artık!

Şule ve Bülent… Yaklaşık 15 sene öncesine dayanan dostlukları, ikisi de başkalarıyla evlenip ayrıldıktan sonra, aşka dönüşmüş iki insan. Bülent’i , Şule aracılığıyla tanımış ama kısa sürede çok şey paylaşmıştık. Bülent, Kocaeli’de yaşıyordu, Şule ise Antalya’da…Her ikisi de birbirlerinin yanında iş bulamamışlardı 1 senedir. Geçtiğimiz haftasonu artık Kocaeli’de ev ve okul bakmaya başlamışlardı. Bütün planlarının altüst olacağını nereden bileceklerdi ki?

9 Mayıs 2007 Çarşamba

GİTMELİYİM

39590Hemen valizimi hazırlayıp yola koyulmalıyım. Bu, öncekilere benzemeyecek bir yolculuk olacak. O yüzden de valizimi hazırlarken daha dikkatli olmalıyım. Gereksiz ve bana ağırlık yapacak anlamsız şeyleri her zaman olduğu gibi tıkıştırmamalıyım. Örneğin, yanıma korkularımı almama gerek yok. Gideceğim yerde onlara ihtiyacım olmayacak çünkü. Üstelik hatırlayamayacağım kadar uzun süredir benimle birlikteler; çok sıkıldım artık onlardan. Yıllardır üzerimden çıkartmadığım kalkanımı evde bırakayım ya da bir arkadaşıma hediye edeyim. Ben çok kullandım. Oldukça yıpranmış olsa da hala işe yarar. Yediğim kazıkları bir bahçıvana vermeliyim. Belki güzel bir bahçeye çit yapar onlardan, yemyeşil sarmaşıklar bürür her yanını. Hatta döktüğüm gereksiz gözyaşlarını da elden çıkartmalı, en azından çiçek sulamaya yararlar. Güvensizlik, hayal kırıklığı ya da öfkelerimi almama gerek yok. En iyisi bunları doğruca çöpe atayım. Bana her zaman karışıklıktan başka bir getirileri olmadı. Fazla gelişmiş sorumluluk duygum? Aman aman o da kalsın! Peki ya hüznüm? Hiç gerek yok…

5 Mayıs 2007 Cumartesi

SEN GİDERKEN

39300Yüreğimin bir parçasını da söküp götürdün. Hayatımda beni kayıtsız şartsız seven ender insanlardan birisi de sensin. Bana bu kadar yürekten sarılan, bütün ruhuyla gülümseyen, dupduru bakışlarınla, sen! Senden önce bir kere daha aynı duyguları yaşamıştım; ancak bu kadar da farkında değildim. Ne de olsa üzerinden 15-20 sene geçti. Ayrıca ben daha gençtim o zamanlar, aklım beş karış havadaydı. Sen , olgunluk zamanıma denk geldin.

Arabamın arka koltuğundan bana doğru uzandın. Az önce bana vermiş olduğun papatya saçlarımda takılıydı. Burnunu burnuma sürttün, sonra da minicik bir öpücük kondurdun yanağıma. İkimizin de gözleri dolu doluydu… Ağladığımı görmemen için başımı çevirip sesimde neşeli bir ton yaratmaya çalışarak vedalaştım seninle. Yüzün asıldı. İkimiz de ayrılmayı istemiyorduk çünkü. Olması gereken ise şimdilik buydu. Sonra…